![]()
Prof. Dr. Erkut ATTAR
erkutattar@kirsehirlilerdernegi.com
Aşıklar
04/09/2011 Işıl ışıl Boğaz Köprüsü, deniz üstünde yakamozlar dans eder nazlı teknelerle festivallerden ve konserlerden yükselen melodiler eşliğinde. Dünyanın dörtbir yanından caz ustaları, rock ustaları gelir de yer yerinden oynar. Gençler avaz avaz, çığlıklarla, alkışlarla çınlar Hisarlar, Yedikule ve İstanbul’un Oteller Vadisi. Oysaki anakentin gökyüzünde yıldızların kamaştırdığı yıldızlar tenhalarda başka vadileri aydınlatır. Akşam vakti serin Anadolu rüzgârları köy kahvesinin ampullerini nazlı nazlı sallarken gökyüzündeki yıldızların aydınlattığı bizim vadilerin köylerinde mütevazi bir dertli âşık alır eline sazını hem çalar hem söyler: Madem derdim gönülden, Varsın tabip görmesin... Ben seni bildim
gerçek, Varsın eller bilmesin... Bu yazıda, Mucur’un dualarını yitiremediği, dillerden düşüremediği ve sonunda Mucur mezarlığında üç metre toprağa sıkıştırdığı Kara Doktor’unun oğlu size elden etekten değil de bozkırlardan, boranlardan, ırmaklardan, başaklardan, çiğdemden, menekşeden dolaşıp da yüreklerden ıtır ıtır gelen âşıklarımızdan ve ellerin ellerinde değil de bizim ellerimizde çalınan sazlardan söz edecektir “Çamlıbeller bölük bölük bölünecek, yardan ayrılacak bağırlar delinecek”, felsefe ise felsefe, ezgi ise ezgi, sanat ise sanat, doğa ise doğa, yürek ise yürek, bilek ise bilek, sadede gelinecektir. Yüce Mevla karnımızı tok sırtımızı pek eylesin. Sivrisineğin saz olduğu sizler bir yana, anlamayana biçare hekimoğlu neylesin. Etraflar insan doludur ki hepsi birbirine hem benzemez, hem benzer. Köylük yerlerde yazın gündüz harman yerinde, akşam yazıda, kışın da ayazda, karda insan insana biçim olarak ta benzer. Anadolu’nun yazında buğdayın rengi, samanın sarısına dolanır da havada uçuşan yabaların arasından üstünüze akar gelir, öylece de yerleşir kalır. Bozkırların kışında dağlardan tel tel mor akar üstünüze, bazen gri-beyaz karışık, öylece de yerleşir kalır. Çatmalı kasketler de çekildimiydi alına, ses vermeyince kimse kimseyi bilmez. “Hacı emmi sen misin?”, “Yok ula ben Memmet Bölen”... Göçmen sobaları yanıp ta ateşi köy kahvesinin çatlak kerpiç duvarlarını aydınlattığında bir tını duyulur, kasketlerin altından, süzülür gider bacadan dışarı alev alev, duman duman, gökyüzüne ulaşır ay olur, yıldız olur da şavkı vurur karlar üstüne ışıl ışıl. Herkes şöyle bir gerinir, yüzler aydınlanır, tanınır hale gelir, bir de bakarsınız ki insan insana benzemez. Aşığın sazı gölge olur uzanır, püskül püskül karışır alazlara, artık âşık hiçbir insana veya cisme benzemez. Çıkar bedeninden alevlerde süzülür, yanar yakılası dünyada, dolaşır gelir de deryayı, döndüğünde belki sen-ben bile orada olmayız. Alır başımı giderim, Belki yardan öteye Bir aşk vardır bilinmez, Belki serden öteye Gönül taştı durulmaz, Belki benden öteye... Aşığa para pul verilmez, verilirse âşık alınır. Âşık saygı ister, sevgi ister, verilirse gönül alınır. Anadolu insanı bilir, Tanrı âşıkları yaratırken suyunu dereden, sözünü doludan, huyunu da keçiden verirmiş, bağlasan durmaz, inat mı inat. Önüne konulanı yemez, illaki çıkacak dağlara, taşlara. Harman döne dursun usul, yaz yeri yangın yeri, buz gibi pınarların suları toprak testilerden mübarek ellere dökülür. Âşık, hoşlaşmışsa telaştan, gün batımında yüreklerden dillere dökülür. Kurt, kuş, börtü böcek suspus olur, zaman durur oracıkta. Âşık bedeninden süzülür, kaybolur yiter de nerelere gittiğini kimseler bilemez. Zengin oldum
biçare, Tahtım elden gitmiyor. Âşık oldum ne çare, Bahtım bana yetmiyor. Dünya gözüyle her şeyleri görür
bilirsiniz, ekmeğe ekmek, suya su dersiniz zengine zengin; kulun nesi eksik olur bilinmez, halden yana fakire
de muhtaç dersiniz. Bir de bizim bildiklerimizin, duyduklarımızın ötesini gören
gönül gözü vardır ki işte o gözle görene de sazı elindeyse âşık, sözü
dilindeyse derviş, ruhu derindeyse ermiş
dersiniz. Neşet Usta’nın (Ertaş) buyurduğu gibi, artık bundan gayrı “gönülden
gönüle yollar gizli gizlidir”. Ne erenler olur erdiği bilinmez, ne görenler
olur gördüğü bilinmez, ne âşıklar olur çığırdığı bilinmez; buyurun, Âşık Ali
İzzet Özkan da bir halaskar ejderha’nın yüreğini yakalamış, hamur edip koymuş
önümüze, biz bilenlerden olalım; varalım bakalım ne söyleniş. “Kocaman milletin kocaman Türk'ü Unvan bu ya hükümdar olmamış Gazi Paşa Ali İzzet’in dilinde
“hükümdar kumandanı” olmuş; inanç bu ya, mürşit olmamış, “irfan dolu gerçek
mürşit olmuş”; bilek bu ya Kocaman Türk olmamış, Kocaman milletin Kocaman
Türk’ü olmuş. Bir ejderha, bir türkü olmuş da söylenmiş gönüllere, bin bir
incelikle. Âşıklar, senin benim bilmediğim diller bilirler. Yaylada,
tarlada, ormanda kurtla, kuşla konuşurlar, onlara hal hatır, yol yurt sorarlar.
Kurt, kuş ta aşığa saygı gösterir, sevgi gösterir, işini gücünü bırakır da
erinmeden yanıt verir. Âşıkların başına
doğadan yana hiç dertler gelmez; onların başına, başka türlü oturup, başka türlü
kalktıklarından mıdır nedir, sadece insandan yana dertler gelir. Böcekler,
çiçekler, kuşlar onları kollar gözetir, bilinmedik yollar gösterir, gidilmedik
iller buldurur, kalınmadık yurtlar tutturur. Mahlûkatın en vahşisi bile aşığa
aldırmaz, görmezden gelir, geçer gider. Rivayet o ki âşık geceleyin deryada
yorulmuş uzanırken yalnız, bir kara kaplan gelir üstünü örter, başını bekler de
renginden midir nedir, bildik gözlen görülmez. İşte böylesine, bir kocaman âşık
göçmen kuşlara önce dertlerini, sonra özverisini sunar. O kuşlar da gurbetlerde
derdini kenara koyup ta sevdiklerine ağlayan Ali İzzet’i bilir, sayar ve o denilen
sılada her sabah cıvıl cıvıl ötüşürler... “Ah da sökün ayı da geldi çiğdemler bitti Âşıklar öğrendikleri bu diller sayesinde sadece bir diyar
iller, bir uzak yollar değil bir dolu da dertler bilirler. Bir dokunursunuz da
bin söylemezler. Onlar bedenlerinde durdukları gibi durmazlar; yürekleri o
görünen bedenlerden taşar gider bulut olur karışır gökyüzüne, dört mevsimi gezer de umulmadık bir seher vakti
gelir yağar ağaca, taşa, çimene. Damla damla süzülür, pınar başında bir kınalı
ele akar yıkanır hışır hışır, bir kırmızı dudağa, bir tatlı dile dokunur mışıl
mışıl. Durdu durulacak derken bakarsın gene seller alıp götürmüş ötelere. Yandım gönül
yanıt yok mu feryada Düştüm bilinmez
bir denize deryaya Haber saldım tüm
cihana ummana Beklerim
karşıdan bir esmer yel gelir. Kaldım gönül
yanıt yok mu imdada. Melekler ağlar şu
kahpe dünyaya Açılıp eller
uzanınca semaya, Beklerim
karşıdan bir sarışın yar gelir... Geldim gönül, sıra
eğer buysa imana. Feryadım eşe,
dosta, divana. Yolculuk görününce
bir uzak diyara, Beklerim
karşıdan bir deli sel gelir. Allaha emanet olun sevgili kardeşlerim. Saygılarımla
Prof.Dr. Erkut ATTAR |
Yorumlar |
Hocam Aramıza Hoşgeldiniz 04/09/2011 00:38 Gönümüzdeki hasretliğe bir su serperek geldiniz Hocam.Gerçekler söylenince, maziye dalınır ya hani, öyle oldum.Ta eskilere gittim köyümde elektrikler gidince, gaz lambalarıyla oturduğumuz,analarımız işlengi yaptığı günler aklıma geldi.Yüreğinize sağlık Hocam .... Ünal KAYA |
Yazarın diğer yazıları |
VİCDAN ve ADALET - 30/10/2011 |
BİR BAŞKA KÖROĞLU ÖYKÜSÜ - 09/10/2011 |
Ustalar - 05/10/2011 |
Ahiliğin Düşünsel ve Edimsel Özü - 25/09/2011 |
Unutulan Bayrak - 18/09/2011 |